PURO İLE LEYLA
Bu karanlık günlerde, sizlere oyunumu anlatmam gerekiyor.Zorlanıyorum.Bir bulut dolusu insan yüreklerimizde kanarken,bir şeyler anlatmak çok zor.Puro ile Leyla aslında kendileri anlatıyorlar,çirkin kuklalardan kaçarken,küfürlü bir resimde nasıl insan olunduğunu.Hiç bir zaman gidenlerden,gördüğünün yanından geçip unutanlardan olmadım.Sokaktakiler,çoğumuz için güçsüz ve acizdirler.Peki gerçekten öyle mi?Ya onlar daha güçlüyse. …
PURO İLE LEYLA
PURO İLE LEYLA
PURO İLE LEYLA
PURO İLE LEYLA
OTUZ ALTI
Eskiden bir oyun vardı. Henüz selfie’nin icat edilmediği ve kimsenin sürekli kendi fotoğrafını çekecek kadar kendine âşık olmadığı zamanlardan kalma bir oyun… Fotoğraf çekerek oynanan bir hatırlama ve “hatıralama” oyunu… Analog bir fotoğraf makinesi ve 36 pozluk film makarasıyla oynanırdı. Vizörden bakar ve deklanşöre basardınız. Sabır isteyen bir oyundu bu. Karşılığını anında alamazdınız. Hatıralarınızı görmek için, beklemeniz gerekirdi. …
OTUZ ALTI
ŞÜMÜRZ – İMPARATORLUK KURANLAR
Saçma bir oyun yaptık biz.
Sürekli anlaşılmayan bir gürültüden kaçan insanlar…
Ve giderek daralan yaşam alanlarında laf imparatorluğu kurup yaşayanlar…
Tüm çözümsüzlüklerinde şiddetin dışında alternatif yaratamayan bireyler…
Geçmişle bağları olmadığı gibi ne acıdır ki; gelecekle de bağları kopanlar…
Kendini korumak için bencilliğin korunaklı odasında hapsolmuş ve kendini sorgulamaktan kendini yaşamaya fırsatı olmayanlar…
ŞÜMÜRZ - İmparatorluk Kuranlar
ŞÜMÜRZ-İmparatorluk Kuranlar
ŞÜMÜRZ-İmparatorluk Kuranlar
III.REICH – KORKU VE SEFALET
Öteki tarih…
Aylardan zulümdü, günlerden öteki. Geçsin diye bekliyordum geçmedi. Sonra öldük biz. İt izinin meşrulaştığı zamanlardı, annem öpeyim de geçsin dedi öptü, geçmedi. Sonra öldük biz. Belki tarihe geçer dedik, geçmedi. Sonra yine öldük biz. Tarihe bakmak, görünenin ardını görmekle mükellef olmalı. Gazetelerin, televizyonların hatta kitapların yalan söylediği zamanlarda tarih nasıl yazar acep gerçekleri.
Eskiden çok eskiden insanlar ateşin etrafında toplanıp öyküler anlatırlardı birbirlerine. Yalansız öyküler. Güzel öyküler. Artniyetle kirlenmemiş öyküler. Sonra biz öldük. Ama öyküler hala anlatılır. En karanlık çağlarda birbirimize fısıltıyla anlatırız. İyi dönemler de olur bazen, bağıra bağıra anlattığımız. İşte bu öyle bir öyküdür, şimdilerde fısıltıyla anlatılan. Sonra biz yine ölürüz. Hepimiz ölürüz. Öyküler kalır ve bilenler bilmeyenlere anlatmaya devam eder. Tarihi biz yazarız. Öteki tarihi…
Yunus Emre Bozdoğan
III.REICH-Korku ve Sefalet
III.REICH-Korku ve Sefalet
III.REICH-Korku ve Sefalet
BİR EVLADIN TERBİYE HADİSESİ

Bilinen tüm kültürlerde hikâye anlatıcılığının olması bu edimin varoluşumuzun merkezinde olduğunu gösteren önemli bir olgudur. Ursula LeGuin “Tekerleği kullanmayan büyük toplumlar olmuştur ama hikâye anlatmayan toplum olmamıştır.” derken hikâyelerin ve hikâye anlatıcılığının yaşamı anlamdırma yolculuğundaki başat rolüne işaret etmektedir. Hikâye anlatarak bir yandan kendimizi ve içinde yaşadığımız dünyayı anlamaya bir yandan da anladıklarımızı deneyimlerimizi paylaşmaya niyetleniriz.
Biz de “Bir Evladın Terbiye Hadisesi”ni anlatalım biz yaşamdan ne anlıyoruz ( ya da anlamıyoruz) ve neyi paylaşmak istiyoruz bir gösterelim istedik. Hikâyeleri bol olan hikâye anlatma geleneğini yaşamın ve sanatın ayrılmaz parçalarından biri olarak yaşayan ve yaşatan bir kültürün evlatları olarak bunu yapabileceğimizi düşündük. İyi hikâye unutulmaz denir. Onlar tekrar anlatmaya değer olanlardır; içinde yaşamın gizine ilişkin ipuçları bulduklarımız, yaşamın derinliklerine kök salmış ve gizleri yavaş yavaş gün ışığına çıkanlar. Onları tekrar tekrar anlatır ve onlardan etkilenir ve aynı zamanda onları etkileriz de. Hikâyeleri hatırlama biçimimiz, onlarla ilgili hatırladıklarımız, anlatma biçimimiz, anlatma niyetimiz anlatılanı biçimler bizimle beraber. Her aşamada farklı derinliklerin keşfi bizi onlara, onları da bize bağlı kılar. Anlatan olduğumuz sırada dinleyiciyizdir de aynı zamanda. Dolayısıyla anlatan ile dinleyen arasındaki ayrılmaz bağdır bizi onlarla bir arada tutan bir yandan da. …

BİR EVLADIN TERBİYE HADİSESİ
BİR EVLADIN TERBİYE HADİSESİ
BİR EVLADIN TERBİYE HADİSESİ
KUTULAR
Annemin plesentasında sanki bir kutudaymış gibi büzüşmüş olarak buldum kendimi. Doğunca kutu gibi bir beşikte salladılar aylarca. Kundakladılar ellerimi yandan bağlayıp büzüştürerek. Kutulardan oyuncaklarım oldu emeklemeye başladığımda. Onlardan trenler, arabalar, evler yaptım, oyunlar oynadım. Düşgücü dediler buna. Sonradan öğrendim ki bütün çocuklar böyle büyütülüp avutuluyormuş. Düşgücü dedikleri bile onların öngörüsüymüş. Okula ilk gidişlerim herkesin geçtiği yoldan benim de geçiyor olmamın heyecanıyla doluydu. Öğretmenim bana özenle ‘Kutumsama’yı öğretti. Hayata bir kutudan nasıl bakacağım konusunda ileri bir eğitim aldım! Yıllar geçtikçe kutumsama konusunda onların istediği yönde sınavlara girip, onların istediği cevapları vererek uzmanlaştım. Üniversiteye gidene kadar arkadaşlarımla nasıl konuşacağım, büyüklerime nasıl davranacağım, karşı cinsle nasıl iletişim kuracağım ve nasıl bir meslek seçersem hayatı kutumsama konusunda topluma daha faydalı olabileceğim konusunda yeteri kadar şekillendirildim. Meğer hayatı kutumsamak bizden beklenilenmiş. Yüksek Kutumsama Fakültesi’ni bitirdiğimde artık herşeyi bir kutuya doldurup kapağını kapatabilecek beceriye sahiptim. Sonradan öğrendim ki herkes bu beceriye sahipmiş. Sonra işe başladım. Evdeki kutumdan çıkıp işteki kutuma giderken vasıta olarak başka kutular kullanıyordum. İş yerimde büyüklerin istediği kutumsamayı becerdiğimde ödüller ve teşvikler aldım. Bu sayede kutu gibi evim, kutu gibi arabam oldu. Oh dedim, ne güzelmiş insanın kendi kutusunun olması. Köşelerini kendimin kıvırdığı, kapaklarını rahat rahat üstüme kapatabileceğim, istediğim şeyi içine doldurabileceğim bir kutu…
KUTULAR
KUTULAR
KUTULAR